YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

16 Nisan 2018 Pazartesi

BİR KÖY ENSTİTÜSÜ ÖĞRENCİSİ...



İlyas Kalay.
1925 yılında.
Manisa'da.
Dünyaya geldi Demirci kazasında...

Kalaycılık dede mesleğiydi.
Soy ismi.
Oradan derlendi.
İlkokula Demirci'de gitti...

1938 senesinde.
Atatürk öldüğünde.
İlkokuldan birincilikle mezun oldu.
İçi okuma ateşiyle doluydu...

Ortaokul Simav'daydı.
Yaptırmak için kaydını.
13 yaşında 40 km uzağa.
Tek başına gitti Simav'a eşeğin sırtında...

Evrakları eşeğin heybesindeydi.
Domates koymuştu anneciği.
Eşeğin heybesine.
Acıktığında yesin diye...

Okul Müdürüne çıktı.
Müdür istedi Diplomasını.
Heybe içindeki domatesler ezilmişti yolda.
Ve zarar görmüştü Diploma...

Okul Müdürü Diplomayı kabul etmedi.
Demirci'ye dönmek gerekti.
Vakit gecikmişti.
İlyas, eşeğe binip geri dönecekti...

Gecenin zifiri karanlığında.
13 yaşında.
Eşeğin sırtında, korkuyla.
Gece yarısı döndü evine o soğukta...

Babası "nasibin yokmuş oğlum" dedi.
"Ya nalbant, ya da demirci".
"Olursun" diye yol gösterdi.
O da Dayısının yanında işe girdi...

O artık bir nalbant çırağıydı.
Arkadaşları Ortaokul'a başlamıştı.
Onları her gün şapkalarıyla görüyordu.
Ve bu duruma çok üzülüyordu...

Okul Öğretmenine gitti.
"Hocam, okumak istiyorum" dedi.
Kendisine bir okul bulmasını istedi.
Öğretmeni "peki" dedi...

Bir ay sonra Öğretmeni geldi.
Kızılçullu Köy Enstitüsü'nün.
Öğrenci alacağını söyledi.
"Orada sınava gir" dedi...

Çok sevindi.
Demirci'den İzmir'e yük kamyonu üzerinde gitti.
Sınavlara girdi.
1 Haziran 1940'da sınavı kazandı...

Kızılçullu'ya kaydını.
Müdür Zekeriya Tonguç yaptı.
Eski elbiseler çöpe atıldı.
Yeni elbise, çorap, havlu, iç çamaşırı dağıtıldı...

Hepsinin saçları kesildi.
Tümü önce hamama gönderildi.
Pijama ve terliği.
Yaşamında ilk kez burada gördü.

Okulda 300 kişi oldular.
6 şubeye ayırdılar.
Sınıflar karmaydı.
Kız-erkek ayni sınıftaydı...

Halk oyunları öğrendiler.
Çiftliklerde çalıştılar.
Bahçe ziraatı yaptılar, meyvecilik öğrendiler.
Arı ve tavukçuluk yapıp bal, yumurta ürettiler...

Her gün 8 saat eğitim yapılırdı. 
Cumartesi-Pazar arazide çalışılırdı.
Türkçe ve Edebiyata önem verilirdi.
Oyunlar, piyesler gerçekleştirilirdi...

Spor önemliydi.
Her sabah 2 saat spor çalışılırdı.
Halk oyunları oynanırdı.
Spor yarışmaları yapılırdı...

Her öğrenci en az bir müzik aleti çalardı.
Müzik, Matematik kadar önemliydi.
Öğretmenin, öğrencisiyle iletişimi.
Ancak Müzikle gerçekleşebilirdi...

Okulun zengin bir Kütüphanesi vardı.
Tüm Klasik eserler burada bulunurdu.
Yurt ve Dünya Dergisi gelirdi.
Her hafta bir gün Kitap tanıtım saatiydi...

İlyas Kalay, bu Okulda 4.5 yıl eğitim aldı.
II. Dünya Savaşı sıkıntılarını yaşadı.
1944'de Hırkalı İlkokulu'nda göreve başladı.
20 yıl Mecburi Hizmet yapacakdı...

29 yıl görev yaptı.
Birçok köyde çalıştı.
Öğretmenlikten başka.
Köylülerle, çiftçilerle yan yanaydı...

1950'lerde Köy Öğretmenler Derneği'ni kurdu.
1960'larda Salihli TÖS Şubesini örgütledi.
1970'lerde TÖB-DER'de çalıştı.
1969'da Kayseri'de canını zor kurtardı...

1973 yılında emekliye ayrıldı.
65 yaşında Ehliyet aldı.
66 yaşında Üniversite bitirdi.
Halk Eğitim Merkezinde Bilgisayar öğrendi...

İlyas Kalay, 90 yaşında.
Tam 3 kitaba.
Attı imza.
Üçü de eğitim konusunda...

3 gün önce.
Salihli'de.
Birlikteydik.
İlyas Öğretmenimizle...

1958 senesinde.
Salihli'de, aldığı 8000 TL krediyle.
Kendisinin bizzat yaptığı evinde.
Kütüphanesindeki kitaplarıyla birlikte...

O anlattı.
Biz dinledik.
Yazdıklarım bunların yalnızca kısa bir özeti.
Belki de ancak yüz binde birisi...

93 yaşındaki İlyas Kalay Öğretmen.
Cumhuriyetin yaktığı.
Aydınlanma ışığının.
Günümüzdeki canlı bir tanığı...


İlyas Kalay Fotoğraflarım:
.

13 Nisan 2018 Cuma

4300 METREYE TRENLE...


1991 yılında.
Gitmiştik Colorado'ya.
Colorado'daki Kayalık Dağlar'a.
Ve onun tabanına...

Garden of the Gods'dan.
Yani "Tanrıların Bahçesi"nden.
Bakmıştık karlı tepelerine.
Kayalık Dağlar'ın zirvelerine...

4000 metreden yüksekte.
Tam 62 zirve var Rocky Mountains'de.
Pikes Peak zirvesi de.
20. sırada bu listede...

Pikes Peak.
Ya da Zirvelerin Tepesi.
4307 m yüksekliği ile.
Görkemli bir zirve...

İşte bu zirveye.
1891 yılında.
İnşa edilen bir tren yoluyla.
Gidilebilmekte...

Bizim orada olduğumuz zamanda.
Yani 1991 yılında.
Tren yolunun açılışının.
100. kuruluş yıldönümü kutlanmaktaydı...

Cog Railway deniliyor bu yola.
Dişlilerle çekilen vagonların yoluna.
Dünyanın en yüksek zirvesine çıkılmakta.
Trenle 2 saatlik bir yolculuğun sonunda...

Tek kanallı bir tren hattı üzerinde.
İki tren hareket ediyor birlikte.
Biri tabandan zirveye.
Diğeri de zirveden taban yönüne...

Colorado Springs'den biniyorsunuz.
Kırmızı vagonları dolduruyorsunuz.
Tırmanmaya başlıyorsunuz.
Dere, tepe yokuş çıkıyorsunuz...

Yolun yarısında mola veriyorsunuz.
Aklimatizasyon yapıyorsunuz.
Oksijen azalmasına.
Vücudunuzu alıştırıyorsunuz...

Sonra tekrar tırmanma.
Kavak ve çam ağaçları arasında.
3000 metreden sonra da.
Tamamen karlarla...

Sonunda 4300 metreye geliyorsunuz.
Trenden iniyorsunuz.
Karlar, buzlar arasında dolaşıyorsunuz.
Zirvedeki Kafede birşeyler içip, ısınıyorsunuz...

Bu tren yolculuğu yalnızca.
Başlıyor Nisan ayı ortasında.
Ve bitiyor Kasım sonundada.
Seferler yapılmıyor kış aylarında...

Bizim bu trene bindiğimiz sene.
1991'de.
100. kuruluş yıl dönümüne.
Denk geldi tesadüfle...

Birer küçük Rozet.
Verdiler herkese.
1891'in 100. senesinde.
Pikes Peak Cog trenine binenlere...


Pikes Peak Tren Yolculuğu Fotoğraflarım:

.

6 Nisan 2018 Cuma

TANRILARIN BAHÇESİ...



1991 yılıydı.
Ziyaret etmiştik Amerika'yı.
Önce Samsun'dan İstanbul'a gelmiştik.
Ardından İstanbul'dan New York'a gitmiştik...

New York'tan Chicago'ya uçmuştuk.
Chicago'dan sonra da.
Colorado'da.
Denver'e ulaşmıştık...

Bir hafta sonunda.
Gittik Rocky Mountains yakınlarında.
"Garden of the Gods" adında.
Tanrıların Bahçesi isimli bir  Ulusal Park'a...

Bir yılda.
2 milyon turist geliyor buraya.
Colorado Springs'e.
Doğal güzellikleri görmeye...

Amaç 5500 dönümlük bir arazide.
Kızıl renkli ve değişik şekillerde.
Kayalık doğal bir alan içinde.
Birlikte olmak bu güzelliklerle...

Gerçek bir Jeoloji merkezi.
Tanrıların Bahçesi.
300 milyon yıllık Kızıl Kayalıklarıyla.
Kumtaşı yapılanmalarıyla...

Kayalara tırmananlar, yürüyenler.
Bisiklete binenler.
Kuşları seyredenler.
At sırtında gezinenler hep bu bahçedeler...

Gerçekten güzel bir yer gezmesi, görmesi.
Tanrıların Bahçesi'ni.
Ben de ilk gün akşam üzeri Fotoğraf Makinemle.
Koyuldum yola bu ilginç Bahçeyi gezmeye...

Tanrıların Bahçesi'ne.
Ulaşmadan önce.
Colorado Springs'de.
Yürümek gerekiyor kent içinde bir süre...

Kaldırımda yürüyorum akşam üzeri.
Sağda-solda tek katlı, çim bahçeli.
Ağaçlı evler.
Yolda da tek tük yürüyenler...

Karşıdan gelen.
Tanrıların Bahçesi'nde yaptıkları geziden dönen
9-10 kişilik bir atlı grubu görüyorum.
Zoom'layıp tek kare bir fotoğraf çekiyorum...

İşlem bitip, kafamı makinemden ayırdığımda.
Görüyorum 2-3 yaşlarında.
Bir kız çocuğunun fırladığını yola.
Gelen atlılara sevinçle yakından bakmaya...

Tam bu sırada.
Koca bir de Jip fark ediyorum ayni anda.
Hızla gelmekte olan yolda.
Jip, hızla yaklaşıyor kız çocuğuna...

Fazla zaman yok o anda.
Fırlıyorum bir anda yola.
Kız çocuğunu kaptığım gibi kucağıma.
Birlikte geçiyoruz karşı kaldırıma...

Kız şaşırıyor neye uğradığına.
Evinin bahçesindeki çimlere bastığında.
Başlıyor koşmaya kıçını sallaya sallaya.
Bir anda doğru evinin kapısına...

Bu arada atlılar da gelmiş oluyor yanıma.
Atlılar başlıyorlar bağırmaya, çağırmaya.
Bana fırça atmaya.
Çocuğumu bırakıp, fotoğraf çekmeye çalışmama...

Çocuğu ilk kez görüyordum.
Adını bile bilmiyordum.
Annesini, babasını tanımıyordum.
Ama fırçayı yine de ben yiyordum...

Samsun-İstanbul 700 km.
İstanbul-New York 8700 km.
New York-Chicago 1270 km.
Chicago-Denver 1610 km uçmuştum...

Toplamda 12 bin km'den fazla yol katetmiştim.
Türkiye'den kalkıp ABD'nin ortalarına gelmiştim.
Hiç tanımadığım küçük bir kızın.
Belki de hayatını kurtarmıştım...

Ne küçük kız farkındaydı.
Bu durumdan ne annesi, ne de babası.
Yalnızca atların üzerindeki 8-10 atlı.
Onlar da beni yanlış anlamıştı...


Garden of the Gods Fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipPKIcrg6O-X1qfIZYXHx3NfAjrLHe70qH_PQfkC0EJKnc4xnD1S0ES9Q_uEH_6mLQ/photo/AF1QipMY3jhaGkwRromNHcxwCMpX65A1wWJsnxkVsUUY?key=Zlc0anZzQXpqcjFuX19rUXdGaUkwcDljdExaQ09R

.

24 Mart 2018 Cumartesi

DOKTOR VAGONU...



1914-18 yılları arasında.
I. Dünya Savaşı sırasında.
Almanya'da çok sıklıkla.
İhtiyaç oldu Sağlık Vagonlar'ına...

Binlerce asker yaralısı.
İlk tedavisini bu vagonlarda aldı.
Yaralılar bir süre burada bakıldı.
Bir kısmı da bu Vagonlarla hastaneye taşındı...

I. Dünya Savaşı bitmişti.
Türkiye yeni bir idare biçimine geçmişti.
Cumhuriyet kurulmuştu.
Devlet yeni yeni yapılanıyordu...

1926 yılıydı.
Geleceğe umutla bakılıyordu.
Cumhuriyet kurulalı henüz 3 yıl olmuştu.
TCDD daha yeni kurulmuştu...

1926 yılında.
3 vagon ısmarlandı Almanya'ya.
İki tanesi Eğitim Vagonu'ydu.
Bir tanesi de Sağlık Vagonu...

Bir sene sonra, 1927 yılında. 
Eğitim Vagonları'yla. 
Ve demiryolları aracılığıyla.
Aydınlatılmaya başlanmıştı yurttaşlar kasabalarda...

Afişler, kitaplar vardı bu vagonlarda.
Görevli bir Eğitim Heyetinin konuşmalarıyla.
Pratik sağlık ve yurttaşlık bilgileri.
Sunuluyordu filmlerle, afişlerle halka...

Cumhuriyet'in ilk yıllarında.
TCDD'na gelen üçüncü Vagon da.
Ayrılmıştı Halk Sağlığı'na.
Sıhhiye Vagonu adıyla...

Bu vagonlar mükemmel bir düzenlemeyle.
Hekim muayene odası, Ameliyathane'siyle.
İlaç odası ve 8 yataklı Revir'iyle.
Sağlık hizmeti vermekteydi gurbette...

Yıllarca çalıştı bu Vagon.
Bir Hemşire ve bir Doktor'la.
1930'lardan 1980'li yılları arasında.
Yurdun en ücra Tren İstasyonları'nda...

Hastalar bakıldı, ilaçları verildi.
Muayeneler yapıldı, tedavileri gerçekleştirildi.
Revirde hastalar yatırıldı, ameliyat edildi.
Kilometrelerce yollar gidildi...

Halka sağlık hizmeti vermenin yanında.
Demiryolu kazalarında.
İlkyardım olarak da.
Görev veriliyordu Doktor Vagonu'na...

Bunlardan en önemlisi.
1939 Erzincan Depremi'ydi.
Gülhane Hastanesi Askeri Tıp Hekimi.
Yzb. Necmi Ayanoğlu bu vagonda görevliydi...

1940 yılının ilk günlerinde.
Sağlık Vagonu 3 kişilik ekibiyle.
Görevlendirilmişti yaralı depremzedelerin. 
Bakım ve tedavisiyle...

Gece-gündüz çalıştılar.
Yaralıları Vagonun revirinde yatırdılar.
Kırıkları, çıkıkları onardılar.
Kesileri diktiler, ameliyatlar yaptılar...

Sağlık Vagonunun faydaları görülünce.
20 vagon daha imal edildi DDY yönetimince.
Bunlar da dağıldı yurdun dört köşesine.
Sağlık hizmeti götürüldü ulaşılamayan yörelere...

1980 yılından sonra.
Karayolları ağı gelişince tüm yurtta.
İlgi azaldı haliyle bu Vagonlara.
Ve çürümeye bırakıldı bunlar küçücük istasyonlarda...

Kimse ilgilenmedi bu Vagonlarla.
Paslanıp, bakımsız kaldılar geçen yıllarda.
Sonunda döndü bu vagonlar hurda'ya.
Birer birer yokoldular kayıtlarda...

Son bir tanesi fark edildi Uşak'da.
Uşak'ın Banaz kazası'nda.
Büyük Oturak İstasyonu'nda.
Harap biçimde yalnız başına...

TCDDY harekete geçti.
Orhan Beşikçi'nin dikkatini çekti.
İzmir Tabip Odası ilgilendi, destekledi.
Vagon hızla restore edildi, eski haline getirildi...

Bu yıl 14 Mart Tıp Bayramı'nda.
Bir buharlı Lokomotif arkasında.
Çekilerek getirildi İzmir'de Basmane Garı'na.
Ve vagon yeniden görücüye çıktı 27 yıl sonra...

Bu 90 yıllık bir Sağlık Vagonu.
Gezmiş tüm Anadolu'yu.
Sağlık ulaştırmış gidilemeyen yörelere.
3-5 kişilik ekibiyle kim bilir nerelere...


Doktor Vagonu Fotoğrafları:

.

14 Mart 2018 Çarşamba

HOCALARIMIZ-2...



Hacettepe'de.
Tıp Fakültesi'nde.
Okumuştuk 1960'lı senelerde.
Gençliğimizde...

Yeni yeni dönüşüyordu Hacettepe.
50 yıl öncesinde.
Sağlık Bilimleri Fakültesi'nden.
Bir Üniversite'ye...

Mezun olurken bir Yıllık yapmıştık.
Hocalarımızın fotoğraflarını çekmiştik.
Onları Yıllığımıza koymuştuk.
Güzel bir Albüm oluşturmuştuk...

O Hocalarımızı anlatmıştım.
Hocalarımız iken fotoğraflarını koymuştum.
Bloğumda, bir 14 Mart'ın ardında.
2011 yılında:

Aradan çok uzun zaman geçti.
Hocalarımızın çoğu ebediyete kavuştu.
Geriye iki elin parmakları.
Sayısında Hocalarımız kaldı...

Hepsinin de üzerimizde emekleri çoktu.
Bu değerli Hoca grubu.
Bizleri yetiştirdiler.
Bizlere de Hocalık onurunu tattırdılar...

Ama onlar da Tıp öğrencisiydi.
Bir vakitlerde.
İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de.
Tıp Fakültelerinden birisinde...

Onlar da 6 yıl dirsek çürütmüştü.
Amfilerde, dersliklerde.
Stajlarda kliniklerde.
Beyaz önlükleriyle...

Kim bilir ne sıkıntılar çekmişlerdi.
Nice imtihanlardan geçmişlerdi.
Sonunda 6 yıl bitmişti.
Stajyerler Albümü'nde kendilerine yer verilmişti...

İşte bu Hocalarımızın Hekim olmadan önceki.
Fotoğraflarına ulaştım 22-23 yaşlarındaki.
Farklı Stajyer Albümleri'nde.
Çeşitli yıllar ve Üniversiteler'deki...

Yavuz Renda'lar, Kalbiye Yalaz'lar.
Muharrem Köksal'lar, Yılmaz Sanaç'lar.
Eflatun Gökşin'ler, Faruk Özer'ler.
Behiç Tüzmen'ler, İzzet Berkel'ler.
Tüm gençlikleriyle Albümlerinde idiler...

Hepsinin fotoğrafını bulmak mümkün olmadı.
Bazı Albümlere hiç ulaşılamadı.
Bir kısmı belki fotoğrafını vermedi.
Belki de bazısının Albümü bile yoktu...

Albümlerde Fotoğrafı olanlar.
Çok gençlerdi, çok deneyimsizlerdi.
Yaşamın onlara neler getireceğinden habersizlerdi.
İlerleyen zamanda da bizleri eğiteceklerdi...

Haliyle onların da Hocaları vardı.
Onlar da Hocalarından dersler almışlardı.
Geldiğinde de zamanı.
Edindikleri bilgilerini bizlere aktarmışlardı...

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi.
1947 yılı Albümü'nde Hocaları.
Rektör Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu'nun yazısı.
Hepsine ve her birimize örnek bir yazıydı...


Hocalarımızın Mezuniyet öncesi Fotoğrafları:
.

12 Mart 2018 Pazartesi

BİR SÜLÜK ANISI...




Hacettepe'de KBB Asistanlığımın ilk yılı.
Yıllardan 1970 veya 71 olmalı.
Bölüm 43’de çömez (en kıdemsiz) Asistanım.
Kliniklerde yatan hastaların Konsültasyonlarını Serviste yapıyoruz.
Akşam üzeri Pediatriden 1 veya 2 yaşında bir bebek getirdiler.
Yanında ebeveynleri yok, bir posta getirmiş.
Burun kanaması olmuş, KBB'a göndermişler.
Ancak geldiğinde burun kanaması filan yoktu.
Durmuştu.
Oldukça da kalın bir dosyası vardı.
Dosyaya şöyle bir baktım.
Bebek derin anemisi (kansızlık) nedeni için yatırılmıştı.
Defalarca tekrarlanmış birçok Hematolojik (kan bilimi) tetkiklerle araştırılmıştı…

KBB hekimleri prensip olarak hastayı tümüyle muayene ederiz.
Yakınması neresinden olursa olsun tüm muayenesini yaparız.
Yani, kulağı ağrıyorsa yalnızca ağrıyan kulağa bakmayız.
Öbür kulağını da görürüz.
Burnuna da bakarız.
Boğazını da özenle inceleriz.
Genzine de bakarız.
Gırtlağını da görürüz.
Boynunu da gözden geçiririz.
Çünkü, tüm bu yapıların biri biriyle anatomik ilişkileri vardır.
Bir bölgedeki hastalığın sebebi, diğer bölgedeki bir nedenden kaynaklanır.
Bu nedenle tüm yapıları gözlemleriz.
İlişkilerini araştırırız.
Bir tek çocuklarda muayene çok zor olduğu için geniz ve gırtlağına bakamazdık.
Ancak, günümüzde artık endoskoplarla oraları da rahatça görebiliyoruz...

Benim gibi deneyimsiz genç Asistanlar daha da özenle muayeneler yapar.
Bebeği sırasıyla muayene ettim:
Kulaklarına baktım normal.
Burnuna dikkatle baktım normal.
Bir kanama odağı filan görünmüyor.
Boğazına da özenle baktım, orası da normal gibi görünüyor.
Tam boğaz muayenesini sonlandıracaktım ki,
Uvulanın  (küçük dilin) arkasından bir şey oynadı gibime geldi.
Nedir bu, deyip biraz daha uzun gözlemledim.
O kahverengi şey yeniden ortaya çıktı ve tekrar kayboldu.
Bir şeyler olduğunu hissettim.
Kıdemlimi çağırdım, durumu ona anlattım.
O da ilk bakışta bir şey göremedi.
Ancak uzun bakmasını söyledim.
O da uzun uzun çocuğun boğazına baktı.
Bu kez o da gördü.
Genizde sülük olabileceğini söyledi.
Bebeğin boğazına % 1 Pantocain (yüzeyel anestetik bir sıvı) sıktık.
Pantocain’in etkisiyle kısa bir süre sonra sülük gevşedi.
Dil basacağı ve bir pensetle sülüğü kolayca alıp, yerinden çıkarttık.
Sülüğü bir kavanozun içine koyduk.
Konsültasyon kağıdına da bebeğin anemisinin (kansızlığının)
nedeninin genzindeki  sülük olduğunu, tedavisinin tamamlandığını yazdık.
Sülüğü de kavanozun içine koyarak canlı biçimde Hekimine gönderdik.
Ertesi gün de çocuğu bir defa daha kontrol edelim istedik...

Ertesi gün çocuk bu kez annesi ile birlikte geldi.
Rahatlamıştı.
Annesine sorduğumuzda kırsal bölgeden geldiklerini öğrendik.
Çalışırken çocuğu çeşme kenarında yatırıp uyuttuklarını,
bu arada kendi işlerine devam ettiklerini ve
çevrede var olduklarını bildikleri sülüğün muhtemelen
o sıralarda boğazına girmiş olabileceği bilgisini aldık...

Hastadan hikaye almanın, muayene yapmanın çok büyük önemi var.
Tetkiklerin bu aşamada fazla bir kıymet-i harbiyesi yok.
Bunlar ancak tanıyı kanıtlamakta, tedavi planlamasında yardımcı olurlar.

O nedenle önce hasta özenle sorgulamalıdır.
Dikkatli, ayrıntılı bir hikaye alınmalıdır.
Sonra da güzel bir muayene yapılmalıdır.
Hastaya yaklaşımın ilk iki önemli adımı bunlardır.
Laboratuar incelemeleri, ayırıcı tanıda Hekime bilgiler verirler...


Muayenenin önemi konusundaki blog yazım:
http://yucel-tanyeri.blogspot.com.tr/2018/01/yeni-hekimlere.html

.

8 Mart 2018 Perşembe

İZMİR DEMİRYOLU MÜZESİ...



kimi gurbete ayarlıdır, kimi sılaya
bazen kavuşmayı çeyrek geçer
bazen beş vardır ayrılığa
neyi gösterir peki, ah neyi
gar saatleri...
                   Mazlum Beyhan, 1999

...............

Osmanlı döneminde.
Anadolu'da ilk demiryolu döşenmesine.
Başlandı İzmir'de.
1850'li senelerde...

Düşünülen hat'tın yapımına.
Karar verilmişti İzmir-Aydın arasında.
İnşaata başlandı 11 Temmuz 1856'da.
Padişah Abdülmecit'in fermanıyla...

Hattın yapımı İngilizler'e verilmişti.
İzmir-Aydın Demiryolları Şirketi.
1.5 milyon Sterlin ile işe girişmişti.
Ama çeşitli güçlüklerle inşaat gecikmişti...

Başka bir İngiliz bu arada.
Başlamıştı başka bir hattın yapımına.
İzmir-Kasaba (Turgutlu) arasında.
1864 yılında...

Edward Price işe hızlı başladı.
İzmir-Kasaba temeli 19 Nisan 1864'de atıldı.
İnşaatın 4 senede biteceği sanılıyordu.
2 sene sonra 1866'da tamamlandı ve hizmete açıldı...

Bu arada 10 yıl önce 1856'da.
Temeli atılan İzmir-Aydın hattı da.
Tamamlandı ve açıldı 1866'da.
Ama ilk hattın yapımından 6 ay sonra...

İki İstasyon binası var İzmir'de.
Birisi Alsancak'ta diğeri Basmane'de.
Yapılmışlar 1860'lı senelerde.
Bu hatların inşa edildiği dönemlerde...

Alsancak İstasyonu'nda.
Yolun hemen karşısında.
Rastlarsınız taş binalara.
İşi yöneten İngilizlerin Lojmanlarına...

Bu binalardan birisi.
Günümüzde artık Demiryolu Müzesi.
150 yıllık eski bir evi.
Yapmışlar 1990'da Müze ve Sanat Galerisi...

Lokomotif ve vagonlardan parçalar.
Düdükler, saatler, armalar, kampanalar.
Santraller, fenerler, lambalar, vagonlar.
Biletler, çantalar, kolluklar, şapkalar...

Armalı tabaklar, çaydanlıklar.
Tabelalar, duyurular, fotoğraflar.
Kimlikler, defterler, reklamlar, efemeralar.
Demiryolu ile ilgili çok şey buradalar...

Yukarıdaki.
Gar Saatleri isimli.
Şiirin şairi.
Mazlum Beyhan toplamış malzemeleri.
Kendisi hazırlamış bu sergiyi.
Kitapları, fotoğrafları, biletleri, defterleri.

Gezmek artık size kalmış bu güzel Müze'yi...


Demiryolu Müzesi İzmir Fotoğraflarım:
https://photos.google.com/share/AF1QipNB-f2bzwYFd-1e31TGwPUCiLV1LIRypFlV1XTE3uFuRlbYSPHv-fMJkVeq1EZfdA/photo/AF1QipNau9qnC9oEwMXjao2MVrlwDaF8WLH_hXV7Xti5?key=UkdvQTNxeDNnLXRyLXNZM1pIOG1nZWstODcyR1N3
.