YÜCEL TANYERİ

Ben, Yücel Tanyeri
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela hekimim, yani
Büyücü falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.
Lojmanda otururum,
Üniversitede çalışırım.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevaziyim,
Ne de Celâl Bayar'ın
Sabık ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Biterim
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.
Orhan Veli ile Melih Cevdet'tir
En sevdiğim şairler.
Bir kızım vardır,
İki de torunum pek muteber;
İsmini söyleyemem
Çiçekle uğraşanlar bulsun.
Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya.
Onlar da bunlara benzer...


Beni, benden iyi anlatan Orhan Veli'ye teşekkürlerimle...

28 Şubat 2008 Perşembe

VOKAL...


1960 lı yıllarda Türkiye’de çok az sayıda dergi çıkıyordu.
Bunların da hemen hemen hepsi İstanbul’da basılıyordu.
O yıllarda piyasada bir müzik dergisi de yoktu.
Hacettepe Tıp öğrencisi üç arkadaş 1967 yılında bir araya geldik.
Uğur Erdener, Mümtaz Taylan ve ben bir Müzik dergisi yayınlayacaktık.
Umutlarımız çok fazla idi.
Önce Ankara’da tutunup, sonra İstanbul’da devam etmeyi düşlüyorduk.
Böylece Türkiye’nin en büyük Müzik dergisi olacaktık.

Önce ismini belirledik.
Derginin ismi “ Vokal ” olacaktı.
Güzel ve etkili bir isim bulmuştuk.
Kırmızı zemin üzerine dişi beyaz logo’yu ben çizdim.
Matbaa işleriyle ben ilgilenecektim.
Derginin ön yazısını ve içeriğini Uğur Erdener hazırladı.
Sorumlu Yönetmen olarak Mümtaz Taylan’ı gösterdik.
Ne de olsa babası Anayasa Mahkemesi Başkanı idi.

Derginin ilk sayısının içeriği de hayli zengindi :

“Müzik Dünyasından Haberler”, “219 Numaralı Solist, Luigi Tenco”, “Rolling Stones”, “Başkent’ten Bir Topluluk: Kare As”, “Alpay’ın Düşündükleri”, “Los Bravos”, “Engelbert Humperdinck” ana başlıklı yazılar vardı. İki sayfalık “Tiyatro Köşemiz”de ise “Erdinç Dinçer’le bir Konuşma” ve Hacettepe’de Ay Doğarken” başlıklı yazılar yer alacaktı.

Ayın Plâkları” listesinde, Petula Clark’ın “This is my song”, E. Humperdinck’in “Release me”, Dalida’nın “Ciao amore ciao”, The Monkees’in “I’m a believer”ı, Rolling Stones’un “Ruby Tuesday”i, Aaron Neville’in “Tell it like it is”i gibi o dönemin popüler şarkıları görünüyordu.

O sıralarda Alpay pek meşhur olmasına rağmen hiçbir gazete veya dergide resmi basılmamıştı. Bu sayımızda Alpay’ın at üzerinde ve dergimiz için “Vokal okuyucularına Sevgi ve Saygılarla” yazıp, özel olarak imzaladığı güzel bir resmi de Türkiye’de ilk kez dergimizde yayınlanacaktı.

O dönemlerde Ankara’da Ajans Türk dışında güzel baskı yapan bir matbaa yoktu. Yargıçoğlu matbaası ile anlaştık. Burada yazılar elle diziliyor, tipo yöntemiyle ve çok kötü kağıtlara baskı yapılıyordu. Yapacak bir şey yoktu. Bu koşullarda dergiyi basacaktık. Dergi içerik yönünden çok dolgun ve doyurucu olmasına karşın baskısı maalesef çok kötü oldu. Hele kapak tam bir rezaletti. Üç renk, klişelerle ve ayrı ayrı basılmış, ortaya çamur gibi bir kapak çıkmıştı.

Dergi 11 Mayıs 1967 tarihinde satışa sunuldu. 20 sayfadan oluşan derginin fiatını 150 kuruş olarak belirlemiştik. Dergiye zorlamalarla bir tam, iki de çeyrek sayfa ilân alabilmiş ve 900 Liralık gelir elde etmiştik. Bu gelir matbaa masraflarını bile karşılamıyordu. 200 adet bastırdığımız dergi de umduğumuz kadar satılmamış, çoğu geri iade edilmişti.

İçeri girmiştik.
Bu koşullarda devam edemezdik.
Karar verdik.
11 Mayıs 1967 de Ankara’nın “ilk ve tek Müzik Dergisi” olarak basılan “ Vokal ” dergisinin yayınına son verdik.

Vokal'in ikinci sayısı hiçbir zaman yayınlanmadı.
Şimdi parası ile arasanız bile bulamazsınız artık bu dergiyi.

Bu girişimimizden 41 yıl sonra Hacettepe Üniversitesi Rektörü olan Prof. Dr. Uğur Erdener belki saklıyordur bir örneğini…




26 Şubat 2008 Salı

DOĞUM GÜNÜM...

Geçen hafta sonu doğum günümü Ankara’da bir genç kızla birlikte kutladım.

60’ını çoktan geçmiş birine 7 saat katlanmak onun için zor olsa da, 6 mumlu doğum günü pastamı her ne kadar kendisi için yapılmış sansa da birlikteydik onunla.

Pembe, en güzel elbisesini giymiş gelmişti.
Sadece gözlerimizle anlaşıyorduk onunla…
Gezmeyi çok seviyordu.
Üstü açık dört çeker bir arabası vardı.
Attım onun içine tüm Ankara’yı dolaştık birlikte.
Kol kola yürümeyi hiç sevmiyordu.
Kollarını omzuma da atmıyordu.
Ama minik elleri hep avucumun içindeydi.
Hiç bırakmıyordu.
Mutluluktan uçarcasına yürüyordu.
Bu genç yaşında yorulmak nedir bilmiyordu.
Yine de ayak uydurmaya çalıştım ona…
Karda yürümeyi de çok seviyordu.
Üşüdüğünde sımsıcak sarılıyordu bana.
Tüm istediklerini yerine getiriyordum.
Vitrinleri dolaştık.
Ne istedi ise aldım ona…
Bir dediğini iki etmiyordum.
Müzik dükkânlarında müzik dinledik.
Müziğin sıcak temposuyla dans bile ettik.
Hava karardığında karnı acıkmıştı.
Açık havada fast food yemek istemişti.
Sonrasında içkisini de içti.
Gecenin geç saatlerinde yorgunluktan, mutluluktan halsiz kalmıştı.
Kucağımda tek çeker pusetine yerleştirdim onu.
Paparazzi’lere tanınmamak için yüzünü kapatmıştı.
Derin bir uykuya dalmıştı…


Ek fotolar için lütfen tıklayınız :

25 Şubat 2008 Pazartesi

YERLİ MALI, YURDUN MALI...


2007 yılının Temmuz sonunda Trans Aladağlar geçişi yaptık.
7 gün süren zorlu bir yürüyüştü.
Bu yürüyüşün daha henüz başlangıcındaydık.
Ankara’dan otobüsle yola çıkalı birkaç saat olmuştu.
Hava hayli sıcaktı.
Son alış-verişleri yapmak için Niğde'de duraklamıştık.
Sıcak nedeniyle hayli susamıştım.
Grubumuzun genç ve hayli entelektüel üyeleri Pepsi Cola, Nestea, Sprite gibi serinleticilere yönelmişlerdi.
Benim gözüme, bir Bakkalın vitrininde “Niğde Gazozu” diye iddiasız bir yazı göründü.
Gazoz içmeyeli yıllar olmuştu.
Şimdi Coca Cola, Seven Up gibi Amerikan içecekleri varken nereden de çıkmıştı bu Niğde Gazozu...

Ama aklıma düşmüştü bir kez.
Ne yapıp edip içmeli ve çocukluk, gençlik anılarımı yad etmeliydim.
Girdim bakkala ve çok ucuz bir ücret karşılığı bir şişe Niğde Gazozu aldım.
Ama genç grup beni Gazoz içerken görürlerse ayıplayabilirlerdi.
Gözlerden ırak bir yeri gözüme kestirdim.
Bir dikişte içmiştim.
Kesmemişti. Bir şişe daha istedim.
Ohhh. Be! Ferahlamıştım.
Tadı nefisti...
Eski çocukluk günlerine gitmiştim.
İçinden binlerce minik gaz kabarcığının biri biriyle yarışırcasına yukarıya çıktığı, içerken yüzünüze yanağınıza çıtır çıtır sesleriyle serin öpücükler bıraktığı duyuyu hatırlamış, çocukluğumdaki o nefis gazoz lezzetini tekrar yakalamıştım.
"Her halde çok susamıştım ondandır..." diyip üzerinde fazla durmadım.
Aladağlar dönüşümüzden sonra İnternet’ten bu gazoz hakkında biraz bilgi edineyim istedim.
Niğde Gazozu, İsmet Olcay tarafından 1962 yılında 44 metrekare’lik bir alanda “Niğde Gazozu İmalathanesi” adıyla kurulmuş. Niğde Organize Sanayi Bölgesinde bulunup 15 kişiye iş imkânı sağlıyormuş. Niğde gazozunun formülü, uzun uğraşlar sonunda bulunmuş. İhracatçı bir firma aracılığıyla, 2002 yılında Amerika'ya 51.600 şişe gazoz ihraç etmişler. Yıllık kapasiteleri 8 milyon şişe imiş. 1967 yılında, ülkemizde 1000 civarında yerli gazoz üreticisi var iken Amerikan içeceklerinin Türkiye’ye girmesiyle, bu sayı bugün için maalesef 50'ye düşmüş. Böyle giderse, onlar da tarihe karışacaklarmış.
Niğde Gazozuna maalesef her yerde rastlayamıyorum.
Ama her gördüğüm yerde içeceğim onu.
Hem de keyifle…
Söz.



22 Şubat 2008 Cuma

İKİMİZ AYNİ GÜNDE DOĞMUŞUZ...


İkimiz ayni günde doğmuşuz.
Birimiz kuş tüyü bir yatakta
Birimiz acıların kucağında
Birimizin doğar doğmaz üç doktor kesmiş göbeğini
Birimizin kendi anası
Birimize günlerce zevk ve mutluluk emzirmişler
Birimize yokluk acı ve sefalet.

İkimiz ayni gün okula başlamışız
Birimiz şehrin en pahalı kolejinde
Birimiz bir mahalle mektebinde
Birimizin evinde özel günler, özel öğretmenler
Birimizin evinde yaşanmamış gün görmemiş
En acı dersler...

İkimiz ayni günde gurbete çıkmışız
Birimiz Avrupa'ya tahsile
Birimiz askere
Birimize adam oldu dediler alkış tuttular
Birimizi hep yok saydılar ve de unuttular

Birimiz hep ev değiştirdi, dost değiştirdi, sevgili değiştirdi
Tıpkı gömlek değiştirir gibi
Birimiz ne değişti, ne de değiştirdi sevdiklerini
Bir saatli bomba gibi gömdü içine çektiklerini!

Ama birgün
İkimiz de ölecegiz
Elbette senin mezarın mermerden olacak
Benimkisi şüphesiz meçhul kalacak
Ama unutma
Sakın unutma dostum
Senin Tanrı'ya borcun
Benimse hep alacağım olacak...


Yaşgünümü, A. Selcuk İlkan'in
"İkimiz Ayni Günde Doğmuşuz" başlıklı şiiri ile kutluyorum.
Sevgilerimle, Yücel Tanyeri 22.02.2008

TIBBİ TURNUVALAR...


1979 yılında Samsun’a geldiğimizde küçük bir hastanede çalışmaya başladık. Öğretim Görevlisi sayımız da Asistan sayımız da oldukça azdı. Bu nedenle herkes biri birini iyi tanır, dostluk ilişkileri de daha yakın olurdu…

Asistanlarımızla aramızda büyük yaş farkı yoktu. Onların da bizlerin de gençlik dönemlerimizdi. Hafta sonlarında yaptığımız tek spor, futbol oynamaktı. Genç Asistanlarla bir arada maçlar yapardık. Bunlar biri birimizi tanımamıza yardımcı olur, samimiyetin gelişmesine önemli katkısı olurdu.

Eczacılık Bayramı her sene Mayıs ayı ortalarında kutlanır. Samsun Eczacılar Odası bir gün iyi bir öneri ile geldi. Eczacılık Bayramında “Salon Futbol Turnuvası” organize etmek istiyorlardı. Eczacılar, Diş Hekimleri, Sigorta Hastanesi ve Tıp Fakültesi’nin katılacağı, tek devreli Lig usulü ile yapılacak bir şampiyona düşünmüşlerdi. Bizim için olurdu. Oynatacak genç Asistanlarımız vardı. Bizim gibi deneyimlilerin katılımı ile iyi bir takım çıkartabilirdik. Devlet Hastanesi ve Sigorta Hastanesinin hekimleri nispeten daha yaşlı kişilerdi. Kağıt üzerinde şampiyonanın favorisi bizlerdik.

Bu maçlar dört sene üst üste Yaşar Doğu Kapalı Spor Salonunda yapıldı. Geleneksel bir hale dönüştü. Bizim takım şampiyonluk için her sene Eczacılarla çekişiyordu. Devlet ve Sigorta Hastaneleri kendi aralarında biri birlerine rakip olurlarken, bizler Eczacılarla kıran kırana maçlar yapıyorduk. Eczacılar takımında da birçok genç ve iyi oyuncu vardı. Buna rağmen her sene birinciliği bizler kapıyor, ortaya konulan kupayı alıyorduk.

Dört yıl boyunca Yaşar Doğu Spor Salonu tümüyle dolu olarak maçlar yapıldı. Hastanelerin çalışanları, hemşireleri, bizim öğrencilerimiz, Eczacılar ve kalfalarından oluşan geniş ve kalabalık bir grup seyirci maçları heyecanla izlerlerdi. Turnuvanın sonunda, şampiyon olan takımın kaptanına kupayı Samsun Valisi Erdoğan Cebeci verirdi.

Bir süre sonra artık bizim birinciliklerimizden gına geldiğinden olacak turnuvalar dördüncü senenin sonunda durduruldu ve yapılmaz oldu.

Bizler aldığımız kupalarla kaldık.
Kaldırdığımız kupalar şimdi nerelerdedir bir bilen yok…
Hepsi güzel bir anı olarak mazide kaldı.

20 Şubat 2008 Çarşamba

HEKİMİN KARARI...

Osman Uslu çocukluk arkadaşımdı.
1952 yılında Samsuna geldiğimizde üç katlı evlerinde kiracı olmuştuk.
Onlar evin üst iki katında otururlar, biz ise alt katı kullanırdık.
Osman, benden üç yaş küçüktü.
İki aile, ev sahibi-kiracı şeklinde değil, dostluk ilişkileri içerisinde yaşardık.
Ayni evi kullandığımız için ayni evin iki çocuğu gibiydik.
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, evlerimizi müşterek paylaşırdık.
Şimdikilerin “kanka” dediği biçimsel tarzda değil, gerçek bir kan kardeşiydik.

Çocukluk çağımıza ait bir çok müşterek acı-tatlı anımız vardı.
Osman’ı bir gün arı ısırmıştı.
Bütün vücudu kızarmış, şişmiş ve nefes zorluğu ile hastaneye zor yetiştirmişlerdi.
Çocukluk dönemimizde ne olduğunu, ne o ne de ben anlamıştık.
Birkaç gün orada yatmış, sonra iyileşmiş ve tekrar beraber olmuştuk.
Ama ikimiz de bu olaydan çok korkmuş, çok etkilenmiştik.

Yıllar geçti...

Ben, 18 yıl sonra Hekim olarak Samsuna döndüm.
Samsun'a gelmeden önce ilk aradığım kişi Osman’dı.
Osman, Samsun’da önde gelen bir iş adamı olmuştu.
Samsun’a yerleşmemde bana çok yardımcı oldu.
Bu kez ayni evleri paylaşmasak bile sıklıkla birlikte oluyor, eski günleri yad ediyorduk.
1983 yılında bir Bayram tatilinde Osman’ı Rize Ayder’e götürmek istedim.

O dönemlerde Ayder pek bilinen bir yer değildi.
Çamlıhemşin-Ayder yolu 20 km. kadar ancak çok bozuktu.
Otomobil ile Çamlıhemşin’den iki saatte zor gidilirdi.
Ayder’de bal üretimi yapılıyordu. Etrafta bol miktarda arı vardı.
Ben daha önce gittiğim için bunları biliyordum.
Osman ise ilk kez gidecekti ve bunlardan haberdar değildi.
Onun arı alerjisini bildiğim için tedbirli davrandım.
Fotoğraf çantamın içerisine bir enjektör ile Antihistaminik, Adrenalin ve Kortizon ampüllerini koydum. Osman’ın bu önlemlerden haberi yoktu.

Ayder’de Orman İdaresine ait kulübelerde kalıyorduk.
Bir gün ormanlık arazide gezerken Osman’ı arı ısırdı.
Hava yağmurluydu.
En yakın Sağlık Ocağı iki saat uzaktaydı.
Korktuğum başıma gelmişti.

Yanımdan hiç ayırmadığım fotoğraf çantam benimleydi.
Vücutta kızarıklık ve ses kısıklığı belirtileri başlayınca hemen kararımı verdim.

Yağmur altında kolunu açıp ilâçları hemen vücuduna zerkettim.
İlâçların etkisiyle bu kez hiçbir sorun yaşanmadı.
İlâçlar olmasaydı onu Çamlıhemşin’deki Sağlık Ocağına yetiştirebilir miydim, hiç sanmıyorum.
Birkaç gün sonra Osman'la birlikte neşe içerisinde Samsun’a döndük.

Osman’la yine sık sık beraber oluyorduk.

Aradan çok uzun bir zaman aralığı daha geçti.
2004 yılında Osman’a "Akciğer kanseri" tanısı konuldu.
Uzun zaman Radyoterapi ve Kemoterapi ile tedavi edilmeye çalışıldı.

Ancak hastalık ilerliyordu.
Osman’ın şeker hastalığı vardı. Kalp sorunları yaşıyordu.
İki yılın sonunda hastalığın ilerlediği anlaşıldı.
Hastalık her iki akciğer ve karaciğeri sarmıştı.

2007 yılında Osman’ı destek bakımı için bizim Servisimize yatırdım.
Ona moral veriyor, son tıbbi bakımlarını yapıyorduk.

Bir gece aniden durumu bozuldu. Kalp ritmi birden durmuştu.
Asistanlarım haber verdiler.
Servise geldiğimde Hekim arkadaşlarım tüm gayretleriyle onu yeniden canlandırmaya çalışıyorlardı. Bir süre bu böyle devam etti.
Sonra yaşam bulgularına bakıp kararımı verdim.
Resusitasyonu durdurmalarını meslektaşlarıma söyledim.

Hekimler bazı durumlarda karar vermeliydi.

Bu yaşamının ilk arkadaşı, can dostu için çok ağır bir karar olsa da…


17 Şubat 2008 Pazar

11 TEKNİKOKULLAR...

1964-70 arasındaki Tıp Fakültesi öğrenimim yıllarında Bahçelievler’de otururduk.

O zamanlar Bahçelievler genelde memurların oturduğu bir semtti. Oldukça düzenli ve bakımlı olmasına rağmen kent merkezinden oldukça uzakta idi. Sosyal alan olarak Renkli Sinema ve bir de Cami durağında -bugünlerde Süpermarket diye adlandırılan- küçük bir Gima mağazası vardı. Arı Sineması’nın yapılması daha sonraki yıllara rastlar. O dönemlerde özel otomobil sahibi olan çok az aile vardı. Hemen herkes toplu ulaşım aracı olarak 17 numaralı Bahçeli-Dikimevi troleybüsünü veya ayni hatta çalışan dolmuşları kullanırlardı.

Hacettepe’de ayni sınıfta okuyan bizler, genellikle sabahları Gazi Eğitim Enstitüsünden kalkan 11 numaralı Teknik Okullar otobüsünü kullanırdık. Büssing marka kırmızı EGO otobüsü saat 07.45 dolaylarında Çarşı durağında olurdu. Atilla Turgay ile ben buradan otobüse binerdik. Tülay Sunman ve Ertuğrul Kandiyalı ise daha önceki Pazar durağından otobüse binmiş olurlardı. Bu otobüs Çarşı durağına gelene kadar hemen hemen dolmuş olurdu. Son duraktan Güler Özsoy ve Gülay Ülge de bizlere katılırdı.

İnce-uzun yeşil renkli talebe bileti 20 kuruştu. Tam biletler ise kırmızı baskılı ve iki misli pahalı idi. Bileti alacak kişi arka kapıdaki biletciye "iki tam, bir talebe" der ve biletleri alırdı. Şimdiki gibi kartlar veya elektronik biletler yoktu. Bizler -otobüs önceki duraklarda dolduğu için- her sabah ayakta seyahat ederdik. Ertuğrul’un dışında hepimiz ciddi öğrencilerdik. Onun espirileri uzun yolculuğumuza biraz olsun neşe katardı. Otobüsümüzün şüphesiz en renkli siması, her zaman ceketi, kravatı ve düzgün saç taraması ile bizlere eşlik eden CHP Genel Sekreteri Adana Milletvekili Kasım Gülek’ti. Saygın ve yaşlı bir kişi olmasına rağmen otobüste hiçbir zaman oturmaz, kışın soğuğunda hiçbir zaman palto, pardüsö giymez ve hep ayakta seyahat ederdi.

Otobüs Bahçeli Son durak’tan yolcularını aldıktan sonra sola dönüp, Eskişehir yoluna çıkar, Meclis’in önünde Kasım Gülek’i indirdikten sonra Akay kavşağından tekrar sola dönerek Atatürk Bulvarı boyunca ilerleyerek yolcularının büyük kısmını Kızılay’da bırakır ve sonra Sıhhiye yoluyla saat 08.15 dolaylarında Hacettepe’de olurdu. Burada tren yolunun karşısında bizleri bırakır ve oradan da Dikimevi’ne kadar giderdi. Oldukça uzun, belki de o dönemde Ankara’da en uzun parkuru olan bir hattı. Sabah seferinin yolcuları, ismen birbirini tanımasalar bile hep tanıdık yüzlerden oluşurdu. Her sabah hemen hemen ayni kişilerle bu otobüste birlikte olurduk. Kavga-gürültü, bağırtı-çağırtı hiç olmaz, onca kalabalığa rağmen medeni bir ortamda, huzurlu bir yolculuk yapardık.

Akşam üzerleri, okuldan çıktıktan sonra genellikle yürüyerek bir Kızılay turuna çıkılır biraz “piyasa” yapılır, bazen Piknik’e uğranılır ve bir büyük Arjantin birası içilerek hava atılırdı. Ara sıra Bulvar Pasajına girilip, bir kat aşağı inilerek Uğur Mumcu'nun babası Zeki Mumcu'nun küçücük dükkanından temel Tıp Kitaplarına bakılır ve cebimize uygun olanlar alınırdı. Akşamları Bulvardaki ağaçlara tüneyen sığırcıkların cıvıl cıvıl sesleri arasında ve onların dışkılarından korunarak Tarhan Kitabevi’nde yeni kitaplara veya Kocabeyoğlu Pasajında da eski kitaplara bakılır, Tansel mağazasında yeni çıkan 45 lik plâklara göz atılırdı. Cumartesi günleri saat 13.00 de dersler bittikten sonra genellikle Piknik’te ayak üstü şiş veya köfte yenildikten sonra Büyük Sinema, Ulus Sineması veya Ankara Sineması’ndan birisinin 14.00 veya 16.00 matinelerinden birine gidilirdi.

Sinema çıkışında İzmir caddesindeki pasajlarda bulunan Amerikan Pazarları’na uğranılır, kaçak satılan mallar beğeniyle incelenirdi. Sonrasında da Atatürk Bulvarındaki biri birinden cazip mağazaların vitrinlerine yutkunularak bakılır, kolay kolay bir şeyler alınmaz ama yine de düzgün insanlar arasında keyifli bir piyasa yapmış olurduk.

Bahçeliye dönüşte Kızılay’dan binmeyi tercih ederdik. Burada, Gökdelenin karşısında ya hareket kabiliyeti oldukça sınırlı olan 17 numaralı Dikimevi-Bahçeli troleybüsüne binip, sıkışık trafikte uzun bir yolculuk yapar veya dolmuş kuyruğa girerek 65 kuruş verdikten sonra Chevrolet station vagon dolmuşlara kurulur ve oturarak Bahçeliye ulaşırdık.

Gençliğimiz 6 yıl üç aşağı, beş yukarı hep bu minval üzerinde geçti.

Şimdinin Bahçelievleri bir gençlik köyüne dönüşmüş durumda. Çoğunlukla Üniversite öğrencilerinin barındığı bir yer. Nüfus ortalaması çok daha genç, toplum daha renkli ve daha hareketli…

Bahçeli’ye yolum düştükçe cafe’lerde, barlarda oturan, şık kıyafetli bu gençleri görüyor, geçmiş talebelik günlerimi hatırlıyor ve acaba onlar da bizim gençliğimizdeki kadar mutlular mı diye çok merak ediyorum.

Düşhekimi Yalçın Ergir'in "Piknik" yazıları için lütfen tıklayınız :

14 Şubat 2008 Perşembe

SİLÂHTAN CERRAHİ ALET ÜRETİMİNE...



1979-80 li yıllar devletin 5 cent’e muhtaç olduğu senelerdi.
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi o yıllarda yeni hizmete girmişti.
Küçük bir hastanede küçük bir hekim grubu ile hizmet verme çabası içerisinde idik. Hepimiz çok gençtik. Yeni donandığımız bilgi ve becerilerle buralara gelmiştik.
Bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek heyecanı içerisinde idik.
Heyelân bölgesinde bulunan Göğüs Hastalıkları Hastanesinin bir bölümü Tıp Fakültesine tahsis edilmişti. Hastanemiz eski, oldukça bakımsız, tavanı akan, ısıtması bozuk ve sık sık elektriği kesilen bir bina idi. Bunların düzeltilmesi için yeterli bir ödenek de bulunamıyordu. Fakat en büyük sıkıntı ve derdimiz “cerrahi aletler”de idi.
O dönemlerde ameliyat aletlerinde dışarı bağımlı bir sistem vardı. Döviz olmadığı için bunlar alınamıyor, eldeki basit cerrahi aygıtlarla ameliyatları yapmaya çalışıyorduk. Bunlar da kısa zamanda bozuluyor, kullanılmaz hale geliyordu.
Bu durumda en çok sıkıntıyı, o zamanlarda yokluklarla boğuşan ve genç birer Öğretim Görevlisi olan bizler çekiyorduk.
Sözün kısası, “Kem alât ile kemalât” olmuyordu…
Bu sıkıntlarımıza yakından tanık olan –hepimiz tarafından çok sevilen- Samsun’un popüler bir siması olan Osman Tüfekçi amcamız bu bozuk aletleri alır, götürür birkaç gün sonra da bize tamir edilmiş olarak geri getirirdi.
Osman Amca’ya bunları kime tamir ettirdiğini sorduğumuzda “silâh yapımcısı” yanıtını almıştık. Bir gün bu silâh yapımcılarının yerini görüp, kendileriyle tanışmaya gittik. Şehir içerisinde küçük bir atölyede, basit aletlerle “icra-i sanat” ediyorlardı. İmalathanelerinde çok güzel tabancalar, tüfekler üretiyorlardı. Bu mesleği babalarından, dedelerinden öğrenmişlerdi. Dört kuşak, ya da yaklaşık 150 yıldır bu işle iştigâl ediyorlardı. Karadenizli üretken, çalışkan, becerikli gençlerdi.
Onlarla hemen yakın temas sağladık. İhtiyacımız olan aletleri kataloglardan onlara gösteriyor, yapılmasını rica ediyorduk. Bu aletleri çok kısa zamanda, çok güzel biçimde üreterek ve de herhangi bir ücret almadan bize teslim ediyorlardı. Bu şekilde KBB ve Nöroşirurji’nin büyük ihtiyacını karşılıyorlardı.
Yeni tanıdığımız Ahmet ve Yakup Bahadır kardeşler ve birlikte çalıştıkları 6 kardeşi, cerrahi alet yapım işine giderek sıcak bakmaya başladılar. Atölyelerinde küçük değişiklikler yapıp cerrahi alet üretim işine girdiler. Talep fazlaydı. Yavaş yavaş dede mesleği olan silah üretiminden uzaklaşıp, bu işe girdiler. 1983 yılında Atölyelerini büyütüp, yalnızca bu işle uğraşmaya başladılar ve Şirket haline dönüştüler. Birkaç yıl içerisinde de “Bahadır” firması olarak ülke çapında isim yapıp, çok kaliteli işler üretmeye başladılar. Sonraki yıllarda yurt dışına da açıldılar ve cerrahi aletler alanında dünya devi sayılan firmalara cerrahi aletler ihraç edip, işleri büyüttüler. Günümüzde, “ISO 9001: 2000 ve ISO13485:2003 tıbbi cihazlar için kalite yönetim sistemi standartlarında” yalnızca kaliteli cerrahi aletler değil, başkaca sağlık ürünleri de üreten, yurt dışında şubeleri bulunan dev bir kuruluş haline dönüştüler. Ayrıca, kendi bünyesinden yeni firmalar oluşturarak Samsun'u Dünyada cerrahi alet üretim merkezlerinden biri haline getirdiler.
1980’li yıllardaki yokluklar içerisinden ortaya çıkan ve dört kuşaktır ölümcül silâhlar üreten bir atölye, sonunda insanın yaşamına yaşam katan uluslararası büyük bir sanayi kuruluşu haline dönüşmüştü.
Bu değişim sürecinde kuşkusuz Üniversitemizin ve o dönemlerde genç birer Öğretim Görevlisi olan bizlerin de katkısı olmuştu…
Bahadır üretim fotoğrafları için : 

Bahadır web sitesi için : http://www.bahadir.com.tr/giris.htm

12 Şubat 2008 Salı

BİR BAHARIN SONU...


2004 yılı Ekim ayı sonunda bir Pazar günü Ankara’da idim.
Pastırma yazı dedikleri, bahardan kalma bir sonbahar günü...
Güneş insanın içini ısıtıyor, yaşam şevki veriyor.
Bu güzel günde geçmişi yaşamak amacıyla kentin
batısına doğru yola çıkıyorum.
Erdal Akalın ile 1968 yılı kış günlerinde Toplum Hekimliği Stajı
yaptığımız Ergazi'nin önünden geçiyorum.
35 yıl önce Sağlık Ocağında geceleri Gaz Lambası ışığında çalıştığımız, geniş kıraç topraklar üzerindeki minik okulunda araştırma yaptığımız çocukları, düz damlı, kerpiç köy evlerini ara ki bulasın. Yerinde sanayi tesisleri yapılmış. Tek bir anı izine rastlamak artık olanaksız...
Ucube, insanın içine korku
salan büyük büyük yapılar.
Başkentin yakınında her şeyden habersiz gariban köylüler hala oralarda mı belirsiz...

Üzerinde araştırmalar yaptığımız çocuklar herhalde 40'larını geçmiş, toruna torbaya karışmış olsalar gerek...
Yol üzerinde Etimesgut'u, Pınar ve Yücel Atakent'in çalıştıkları Sincan'ı, Yenikent'i geçiyoruz.
35 yıl önceki görüntülerden
eser yok!...
Buralar kocaman kocaman Kentlere dönüşmüş.
Tümü yeni, tümü modern apartmanlar.
Bura halkının hala
sağlık kartları var mı, kayıtları düzenli tutuluyor mu çok merak ediyorum.
Beypazarı'na doğru seyrederken sağa kıvrılıp Ortabereket'e gidiyorum.
Önce Başbereket'i solumda bırakıyorum. Yol kenarındaki söğüt ağaçları kocaman olmuş.
Asfalt yolda ilerleyip, Ortabereket'e ulaşıyorum.
70’li yılların başında Elektrik
getirmek için çok uğraşıp başaramadığımız Ortabereket değişmiş.
35 yıl önce bir senemizi geçirdiğimiz ışıksız, soğuk ortam kaybolmuş.
Dublex, triplex villalar. Çatıları shingel'li, duvarları plastik giydirme kaplı, Amerikan tipi villalar sağa sola düzensiz yerleşmişler. Bir zamanlar elektrik olmayan yerlere yüksek direkli havaî elektrik hatları dikilmiş. Köyün içinde Supermarket var. Olacak şey değil.
Sağlık Ocağı kapalı. Muhtemelen çalışmıyor.
Bir yılımızı geçirdiğimiz L
ojman terkedilmiş, metruk halde.
Duvarları çatlamış.
İçi harabeye dönmüş. Terkedilmiş somyalar, bacağı kırık sandalyeler...
Kim bilir hangi son köy hekimi evinin kalıntıları.

Bizim zamanımızda bahçedeki minik çamlar devasa ağaçlara dönüşmüş.
Sonbahar yaprakları yerde nazlı nazlı uçuşuyorlar.
İçimi hüzün kaplıyor.
Ayrılıyorum.
Yolda düşleri, idealleriyle Nusret Hocamızı hatırlıyorum.
Sevinç Bey'i, İsmail Topuzoğlu'nu anıyorum...

Bir düşün sonunu düşünüyorum.
35 yıl sonra gelinen noktaya
bakıyorum.
Başlangıçtaki şevkim gidiyor, yerini sonbahar hüznüne
bırakarak...
Karmaşık duygularla ayrılıyorum.
Üzülüyorum.

10 Şubat 2008 Pazar

ÇAKI GİBİ ASKER...

1975 yılında bir yasa değişikliği ile Türkiye’de ilk kez olarak Askerlik görevi kısaltıldı ve özellikle Sağlık çalışanları olan Doktor, Diş Hekimi ve Eczacılar için "Kısa Dönem Askerlik" yasası çıktı. O sıralarda ben Ankara Hastanesinde “KBB Uzmanı” olarak çalışıyordum. Yasadan yaralanmak için başvuruda bulundum ve benim durumumdaki bir çok arkadaşım gibi ben de 1975 yılının Temmuz ve Aralık ayları arasında 4 ay süreyle Askere alındım.

Ön Askerlik Eğitimimiz Etimesgut’daki “Zırhlı Birlikler Okulu”nda yapıldı. Oldukça büyük bir Sağlık Uzman gurubu, 3 Hafta süreyle yaz sıcağında sıkıştırılmış yoğun bir askeri eğitim aldık. Sonrasında da çeşitli Askeri Hastanelere dağıtımımız yapıldı.

Ben kurada Edremit Asker Hastanesini çekmiştim. Ancak, Dr. Bülent Gürsel burayı benimle değiştirmek arzusunda bulundu. O ise Eskişehir Hava Hastanesini çekmişti. Burası benim isteyip de kurrada çekemediğim bir yerdi. Tabii hemen değiştirdik. Böylece, havacılık tutkumu da kısmen yerine getirebilecektim.

Eskişehir Hava Hastanesinde günlerimiz oldukça verimli geçti. Komutanlarım Tbp. Alb. Mecit Kurter ve Tbp. Alb. Kâmuran Karagülle ile çok iyi ilişkilerim oldu. Ayrıca burada sınıf arkadaşlarım Yavuz Teoman ve Demirali Onat ile 6 yıllık bir aradan sonra tekrar bir arada güzel günler geçirdik. Meslekî yönden de oldukça yaralı çalışmalar yaptık. Ben fırsat buldukça Eskişehir Hava Üssü’ne gidiyor ve o dönemin F-100 Super Sabre ve F-4E Phantom uçaklarının pilotları ile ilişkiler kuruyor, onlardan bilgiler alıyor ve uçakları inceleme fırsatı buluyordum. Keyfime diyecek yoktu.

Komutanım Dr. Kâmuran Karagülle, hemen hemen her hafta sonu benim için, Ankara’ya gidecek DC-3 Dakota kargo uçakları ayarlıyor ve ben Cumartesi günleri, Balıkesir’den ne vakit geleceği de pek belli olmayan bu güzelim yük uçaklarına biniyor, kapıları açık tutulan ve hayli alçaktan uçuşlar yapan bu uçaklarla motor ve pervane gürültüleri arasında ve yüklerle bir arada Eskişehir’den Etimesgut Hava Alanına kadar keyifle uçuyordum.

4 aylık kısa dönem Askerliğimiz, alınan genel bir kararname ile iki hafta öncesinden sonlandırıldı. Böylece toplamda 3.5 ay’lık bir sürede Vatani görevimizi yerine getirmiştik. Uzun dönem Askerlik görevini yerine getirenler Ordu’dan “Teğmen” rütbesi ile terhis edilirlerdi. Ancak bizler çok kısa bir dönem Vatan görevi yaptığımız için “Er” rütbesi ile Ordudaki görevimizden ayrılmak zorundaydık. Ama bu şanlı Orduda “Er” olarak -bir gün bile de olsa- görev yapmak benim için büyük bir onurdu…



7 Şubat 2008 Perşembe

981 NUMARALI UÇUŞ...


1974 yılı Hacettepe KBB’da Asistanlığımın son senesi idi.
Mart ayında bir Pazar günü Nenehatun caddesindeki evimizde “Tez” hazırlıklarım ile meşguldüm. Siyah-Beyaz TV açıktı ve göz ucuyla da TRT’de Tansu Polatkan’ın sunduğu “Telespor” programını izliyordum. Saat 15.00 civarında iken yayın birden kesildi ve “şimdi aldığımız bir haberi veriyoruz” denilerek Paris’te THY’nın bir uçağının düştüğü duyuruldu. Başlangıçta haberin ayrıntıları yoktu. İlerleyen zamanda haberin ayrıntıları belirginleşti.
THY’nın 3 Mart 1974 Pazar günü Paris-Londra seferini yapmak üzere Paris’ten havalanan TK 981 sefer sayılı DC-10 uçağı 335 yolcusu ve 11 mürettebatı ile düşmüş ve kazada 346 kişi yaşamını yitirmişti. Bu kaza o zamana kadar sivil havacılık tarihinde en fazla insan kaybı ile sonuçlanan bir sivil havacılık felâketiydi.

Kaptan Pilot benim de çocukluğumdan tanıdığım, Pilot eniştemin arkadaşı Nejat Berköz idi. Nejat Ağabey, Marlon Brando görünümlü yakışıklı, espritüel bir Kaptandı. Bildiğim kadarı ile de çok iyi bir pilottu. Kolay kolay hata yapmazdı. Büyük deneyim kazandığı Türk Hava Kuvvetlerinden birkaç yıl önce ayrılmış ve THY’na yeni alınan dev DC-10 uçaklarını uçurmaya başlamıştı. Genç yaşta onu da kaybetmemiz nedeniyle üzüntüm sonsuzdu...

O sıralarda Eti Bisküvilerinin reklâmında kullanılan ve herkes tarafından kolaylıkla hatırlanabilen “acaba nedir, nedir?” diye bir sloganı vardı.
Nejat Ağabey, o Pazar günü British Airways’in grevde olması nedeniyle, açıkta kalan Paris-Londra yolcularının tümünü almış, Türk, İngiliz ve Japon yolcularla birlikte tam dolu olarak Paris Orly Havaalanından yerel saatle 12.30 da havalanmıştı. 4 dakika sonra uçak 7000 metre yüksekliğe tırmanırken bir patlama duyuldu. Yardımcı pilot “bir patlama var Kaptan” dediğinde Nejat Ağabey her zamanki neşesiyle “acaba nedir, nedir …” diye espiriyle yanıtlamıştı. Bu sözler uçağın CVR’inde (Cockpit Voice Recorder, Kara Kutu) kayıtlıydı. Bunlar Nejat Ağabeyin ağzından çıkan son sözcükler olmuştu. Uçağın burnu bu sözlerden hemen sonra 12 derece eğimle yere doğru yönelmiş ve uçak 77 saniye içerisinde saatte 960 km süratle Paris’in 47 km kuzeyindeki Ermenonville Ormanında yere çakılarak çok geniş bir alanda parçalanarak dağılmıştı. Kazadan sonra CVR’nin incelenmesinde, Kaptan Pilotun -hidrolikleri olmamasına rağmen- uçağı maksimum sürate alarak yere 100 metre kala son anda burnunu yukarı çevirebildiğini ancak çarpmayı engelleyemediği kayıtlıydı.

Kazadan sonra yapılan teknik incelemeler sonunda, uçağın kargo kapağının İngilizce bilmeyen Tunuslu bir yer görevlisi tarafından yanlış kapatıldığı ve bu yanlışlık için pilotu uyaran bir mekanizmanın olmadığı belirlendi. Uçak belli bir yüksekliğe gelince yük kapağı yerinden koparak, hidrolikleri parçalamış ve bu da uçağın kontrolünü artık imkânsız bir hale getirmişti.

Kazadan 30 yıl sonra, 2004 yılında arkadaşım Mustafa Karaltı’nın konuğu olarak iki günlüğüne Paris’te bulunuyordum. Mustafa, yıllardan beri Paris’te Moda sektöründe çalışıyordu. Bir Pazar günü “bugün nereye gitmek istersin Yücel” diye sorunca hiç tereddütsüz, “Ermenonville Ormanlarına gidelim, Mustafa…” diye yanıtladım. Mustafa, yıllardır Paris’te yaşamasına rağmen buranın ismini bile bilmiyordu. “Abi, ne yapacaksın orada” diye sorunca da kazayı anlattım. Amacım Nejat Ağabeyi ziyaret etmekti. Mustafa beni kırmadı. Birlikte o ormana gittik. Kaza yerine ulaşımı gösteren tabelâları izledik. Huzur dolu bir ormanın içerisinde kazanın olduğu yerde mütevazi bir sütun dikilmişti. Uzunlamasına iki blok granit levhalar üzerine de kazada ölenlerin tek tek isimleri yazılmıştı. En başta da “Nejat Berköz” ve diğer uçuş personelinin isimleri bulunuyordu. Sonrakileri tek tek okumak bile insanı yoruyordu. O kadar çok isim vardı...

30 yılda uçağın parçalandığı alan genç ağaçlarla örtülmüş, farklı bir doku oluşmuştu. Kazadan sonra uçaktan 20.000 i aşkın parça toplandığı yazılmıştı.
30 yıl aradan sonra hala yerde uçağın minik kalıntılarını bulmak mümkündü.
Ancak, 346 kişinin soğuk bir granite kazınmış isminden başka hiçbir şey kalmamıştı geride.

Hepsine birden dua ederek ayrıldım Ermenonville’in artık huzur dolu olan ortamından...

Kaptan Pilot Nejat Berköz

Kaza Fotoğrafları için lütfen tıklayınız :

5 Şubat 2008 Salı

RTÜK'E UYARI...


2005-2007 yılları arasında “www.Kanal KBB.net” sitesinde her 14 günde bir yazılarım yayınlanırdı.
Geçmiş Zaman Olur ki…” başlığı altında çıkan bu yazılar KBB tarihi ile ilgili anılar, derlemelerdi.
Bu yazılar daha sonra 2007 yılında “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı bir kitapta bir araya getirilerek yayınlandı.

2005 yılı Aralık ayı içerisinde Kanal KBB’de “İnönü’nün Koltuğu” başlıklı bir yazım yayınlanmıştı. İsmet İnönü’nün işitme azlığı nedeniyle Konserleri izleyebilmesi için hoparlörlü, ilginç bir koltuk geliştirilmişti ve bu koltuk yıllar sonra Hacettepe Konservatuarı Başkanı ve Odyoloji Uzmanı Prof. Dr. Erol Belgin tarafından Devlet Konservatuarı’nın depolarında bulunmuştu. Bu ilginç bulguyu, Erol Belgin arkadaşımdan edindiğim ilginç bilgileri de ekleyerek “Kanal KBB” web sitesinde yayınlamıştım.

Birkaç gün sonra web tarama motorlarından bu haberle ilişkili bir arama yaparken, tüm TV’lara kök söktüren RTÜK’ün web sitesinde benim bu haberimin de yer aldığını gördüm. Merakla “ne yanlış yapmışım da RTÜK sayfalarında yer almışım” diye düşünerek habere odaklandım. Herhangi bir yanlışım yoktu. RTÜK bu haberi yalnızca haber özelliğinden kaynaklanan değeri nedeniyle kendi web sitesine koymuştu. Ancak, bu haberi yayınlarken ne haberin yayınlandığı Kanal KBB’den ve ne de haberin yazarı olan ben’den hiç bahis edilmiyordu.

Hemen E-posta adreslerine girerek özetle RTÜK’e şu uyarı yazısını yazdım :

" … yayınınızın tümü ve fotoğrafları, www.kanalkbb.net sitesindeki, 'Geçmiş Zaman Olur ki...' kişisel bölgemden aynen alınmış olup, ismime hiçbir şekilde ve hiçbir yerde yer verilmemiş olmasını RTÜK gibi bu çeşit kurallara en başta uyması gereken bir Kuruma yakıştıramadığımı bilgilerinize sunmak istiyorum."

RTÜK bu uyarıma duyarlılık gösterdi ve hemen birkaç saat içerisinde : “ RTÜK , Prof. Dr. Yücel Tanyeri' nin bu mesajına teşekkür eder ve 24 Aralık 2005 tarihli haberimizdeki bize ulaşmayan eksik unsurları da " sorumlu yayıncılık " anlayışı ile tamamlamayı görev bilir diyerek, ismimden ve Kanal KBB’den bahsederek yanlışını düzeltti.


Yanlış, Bağdat’a kadar gitmeden RTÜK’den dönmüştü…


3 Şubat 2008 Pazar

ONLAR ERDİ MURADINA...

Dr. Cem Keçik, hem Hacettepe’de öğrenciliğimden hem de Hacettepe KBB Asistanlığımdan çok yakın arkadaşımdı. Can Baba formasyonunda hafif göbekli, şaka seven, şaka kaldıran, her zaman gülen ve etrafına neşe saçan bir yapısı vardı. Eski anılara kendinden de bir şeyler katarak o kadar güzel anlatırdı ki…

Cem, 21 Haziran 1976 tarihinde akıllı-uslu bir kız olan İlknur ile dünya evine girdi. Düğünleri Ankara’da Büyük Anadolu Kulübünde olacaktı. Davetliydim. Kanbersiz düğün olmazdı. Ben de gittim. Cem’in tüm yakın ve samimi arkadaşları ile düğünde hep birlikteydik.

Düğün gece geç saatlere kadar sürdü. Yenildi, içildi, eğlenildi, sohbetler edildi ve düğün sona erdi. Gelin ve yeni Damat’a mutluluklar dilendi, öpüldü, fotoğraf çektirildi ve ayrılındı. Ancak Cem’in samimi arkadaşları için gece sona ermemişti.

Onun can-ciğer arkadaşları başta Ersin, İlhan, Ahmet, Muzo, Aras, ben ve -uzun yıllar sonra menfur bir saldırı ile aramızdan ayrılacak olan- Cem’in akrabası Ahmet Taner Kışlalı düğün çıkışında buluştuk. Hadi gidip bu olayı bir işkembecide kutlayalım diye bir fikir geldi. Fikir olumlu bulundu ve gecenin o saatinde hep birlikte işkembeciye gidildi. Lâf lâfı açtı. İçilen içkiler tabii ki şişede durduğu gibi durmuyordu. Ortaya bir fikir daha atıldı. Yeni evlilerin evine gidilip, Cem’e bir sürpriz ziyaret yapılsa acaba olur muydu…Tabii ki olurdu. Niçin olmasındı ki…

Gece’nin bir başka yarısında işkembeciden yola çıkıldı. Genç evliler düğünün son formalitelerini de herhalde tamamlayıp yeni evlerine gelmiş olmalıydılar. Eşlerle birlikte en az 10-15 kişilik bir grup Bülten sokak’taki evin zilini çaldı. Bir süre sonra mavi çizgili ipek pijaması ile Cem kapıyı açtı. Arkadan İlknur da göründü. Doğal olarak, gecenin bu saatinde gelen tanrı misafirlerini kovacak halleri yoktu. Cem, şaşkınlıkla ve hayretle biraz önce vedalaşıp, ayrıldıkları arkadaşlarını yeni evlerinin salonuna buyur etti. Cem, Ahmet Taner Kışlalı’ya dönerek “Ahmet Abi, bu it kopuk takımından beklenir de sen bunlara nasıl uydun da buraya geldin” dedi. Bu arada Muzo’nun bu düğün için sakladığı 5 litrelik şampanya açıldı (halen o şampanyanın şişesi abajur olarak evlerinin bir köşesinde bu gecenin anısını yaşatmaktadır). Söz, sohbet, gırgır, şamata, kahkaha, eğlence bir süre devam etti. Gecenin ilerlemiş bir saatinde artık kalkılması lâfı edildiğinde, Ahmet Peker “bu saatten sonra kalkanın anasını …” diye bir yorum getirince Cem de “bu saatten sonra oturanın da anasını ulan…” şeklinde yumuşak bir karşıt görüş getirmişti.

Sonunda “hadi sizin artık işiniz vardır, bize müsaade” denilip, izin alındı “bir yastıkta kocayın” dilekleriyle sabaha doğru zengin kalkışı yapıldı.

Onlar erdi muradına, bizler çıktık kerevetine…

Cem şimdi mutlu bir aile reisi ve kocaman iki çocuk babası.
Kızını da kendisinden 30 yıl sonra bu yıl evlendirdi.

Fotoğrafı daha büyük boyutta görebilmek için lütfen üzerine tıklayınız...

1 Şubat 2008 Cuma

HIZIR BEY'E MESLEK ÖDÜLÜ...


Mahir Uzdil, Samsunda samimi bir arkadaşımdır.
Dost ve arkadaşlarına hoş şakalar yapmasıyla tanınır.
Bir gün Samsundaki ünlü Oskar Restoran'da yemek yerken, Restoranın yaşlı ve deneyimli baş garsonu Hızır Bey’e bir şaka yapmayı düşünür.
Cebinden çıkarttığı “plastik sineği” yarısını içtiği çorbasının içine atarak Hızır bey’i çağırır ve :
- “Bu çorbanın içindeki nedir” diye Hızır Bey’e sorar.
Hızır Bey çorbanın içine bakar, sineği görmüştür. Hemen yeni bir kaşık alır ve sineğin olduğu bölgeden bir miktar çorba alıp, ağzına götürür, sinekle birlikte yutar ve hemen sonrasında :
- “Maydonoz’muş, Mahir Bey…” der.
Bu öykü Mahir Bey tarafından bana anlatıldığında inanamadım.
Çalıştığı iş yerinin prestijini korumak için göz göre göre sineği yutup, müşteri rahatsız olmasın diye ona “maydonoz” demek her babayiğidin harcı değildi. Yalnızca bu olay bile Hızır Bey’e “Meslek Ödülü” verilmesi için bir sebepti.
Samsun Rotary Kulübü her sene mesleğinde başarılı kişiler için bir “Meslek Hizmet” ödülü veriyordu. O yıl, Hızır Bey’i Samsun Rotary Kulübü “Meslek Hizmet Ödülü”ne aday gösterdim. Üyelerin oy birliği ile bu önerim kabul edildi ve 28 Kasım 1998 tarihinde düzenlenen bir törenle Plâketi Hızır Bey’e verildi. Hızır Bey, o törene siyah takım elbisesi ile katıldı ve bu plâketin meslek yaşamında aldığı tek ödül olduğunu söyledi.
Hızır Bey 1928 doğumluydu. Ödülü aldığı 1998 yılında tam 55 yıldan beri Samsunda garsonluk mesleğini icra ediyordu. Bu işe 15 yaşında Samsun “Güzel Anadolu Lokantası”nda başlamıştı. 2 yıl sonra Cumhuriyet Lokantası’na geçmiş ve orada aralıksız 40 yıl çalıştıktan sonra 1985 yılında oradan emekli olarak Oskar Restoran’a geçmiş ve 21 yıldan beri de burada çalışıyordu. “Müşteriyi sevdiğim kadar babamı sevmedim” diyen Hızır Sarı, Samsun’da kendisine hizmet ettiği kişileri sıralarken gözünün içi gülüyordu. Samsun’da 4 nesil, 5 nesil hizmet etmiş olduğu Balkan’lar, Kalkavan’lar gibi Samsun’un köklü aileleri vardı. İsmet İnönü, Celal Bayar, Cevdet Sunay ve Süleyman Demirel gibi Devlet Başkanlarına garson olarak hizmet etmiş olmaktan da her zaman büyük onur duyuyordu.
Garsonluk, hele de Baş Garsonluk kolay bir iş değildir.
Sabah, gün doğmadan işe başlıyor, Sebze Hali’ne giderek her gün malzemenin en iyisini, en tazesini seçiyordu. Daha sonra personeli denetliyor, temizliği kontrol ediyor, Restoranın düzenini ayarlıyor, öğlen müşterilere titizlikle hizmet ediyor, öğlen yemeği süresi bittikten sonra biraz dinleniyor 16.00 dan sonra tekrar temizlik ve düzeni kontrol edip gece 23.00-24.00 e kadar aralıksız çalışıyordu. 1950-60 yılları arasında Samsun’daki Amerikan Radar Üssündeki Amerikalılarla anlaşabilmek için İngilizce kursu almış ve İngilizceyi de öğrenmişti. Bu arada 6 tanesi İngiltere’de, 2 tanesi İskoçya’da ve bir tanesi de Almanya’da çalışan, Türkiye’de ise hesabını bilmediği kadar “garson” yetiştirmişti.
Hızır Bey, 80 yaşına kadar bir “garson” olarak 65 yıl hiç ara vermeksizin inanılmaz bir tempo, gayret ve titizliklele çalıştı. Ta ki 2008 yılına artık dizlerindeki eklem bozukluğunun kendisini taşıyamadığı zamana kadar…
Hızır Sarı'nın Fotoğraflarını görmek için lütfen tıklayınız :
http://picasaweb.google.com/tanyeri/Hizirsari

.